|
|
|
Cenab-ı Allah’ın yeryüzünde bir halife
yaratıp, Hz. Adem (as.) ile insanlık tarihini başlatmasıyla birlikte
dünyada kutsal mekanların ortaya çıkması bir vakıadır. Hz. Adem (a.s) ile
Hz. Havva’nın buluştukları “Hicaz bölgesi” insanoğlu için yeryüzündeki ilk
mukaddes mekan kabul edilmiştir. Tevhid akidesine göre
yeryüzündeki ilk kutsal mekan Kabe’dir. İslam ümmetinin en büyük ve
toplumsal ibadeti Hacc, bu kutsal mekanda yerine getirilmektedir.
Yeryüzündeki bu kutsal mescitten sonra ikinci kutsal mescit Medine-i
Münevvere’de bulunan Mescid-i Nebevi’dir. Müslümanların üçüncü
kutsal mekanı ise, ilk kıbleleri olan ve 1967 yılından beri İsrail işgali
altında bulunan “Mescid-i Aksa”nın bulunduğu Kudüs şehridir. Kudüs sadece
Filistin halkının değil, 1,5 milyar müslümanındır ve bu işgalin acısı
müslümanların kalbinde derin yaralar açmıştır. Ve Kudüs’ün tekrar
özgürlüğüne kavuşacağı güne kadar da bu yaralar kapanmayacaktır.
Kutsal Moriya Tepesi Beyt’ül Mukaddes,
tarih boyunca çeşitli dinlerin büyük ve önemli şehirlerinden olmuş ve
çeşitli dinî medeniyetlerin beşiği olmuştur. Kudüs’ün kutsallığını dinler
tarihi açısından inceleyecek olursak, İsrailoğulları gerek Hz. Musa
döneminde “Arz-ı Mev’ud” olarak bildikleri Kenan İli’ne, gerekse Hz.
Süleyman döneminde buraya yerleşmelerinden dolayı Kudüs’e bir “Kutsal
belde” gözüyle bakmaktadırlar. Yahudiler döneminde bu şehirde, içinde
Allah’a ibadet edilen çok sayıda mabet yapılmıştır. Hristiyanlar da bir
başka dönemde bu şehirde Allah’a ibadet etmişler ve Hz. İsa bu bölgede
“Beytül-Lahim” denilen yerde dünyaya geldiğinden dolayı burası
hristiyanlarca da kutsal mekan kabul edilmektedir. Hristiyanlar aynı
zamanda Hz. İsa’nın Kudüs şehrinde medfun olduğuna da inanırlar. Onun için
Kudüs şehri bütün hristiyanlarca da kutsaldır. Kudüs’ün adı ilk defa
Mısır’da El Amarna’da bulunan çivi yazısıyla yazılmış bir dizi Akadca
belgede anılır. İ.Ö. 1500’lere tarihlenen altı tablette, Kenan
Beldesi’ndeki Erşelam (veya Urşalem) kent devletinin Firavun’dan yardım
talep ettiği yazılıdır. Sonraki yüzyıllarda kentin İbranice’deki
adlarından biri de Yeruşalem/Jerusalem olacaktır. Bu adlar, her ikisi de
Sami dil ailesinden olan Akadça ve İbranice’de (ve Arapça’da) aynı köke
işaret eder: “slm”; yani barış... Ne yazık ki, kentin “barış kenti” adını
taşıması tarih boyunca sadece gönlünde yatanı gösterecektir. İsmiyle
müsemma değildir Kudüs. Kenanîler’in Erşalem kenti, Ortadoğu’nun sayısız
unutulmuş kadim yerleşim yeri arasında kaybolabilirdi şüphesiz. Ama
Kudüs’e inancın eli değecek ve ona ölümsüzlüğü armağan edecekti. Kudüs’ün
adı Eski Ahit’te tam 600 kere zikredilir. Yeni Ahit ise ağırlıklı olarak
Hazreti İsa’nın yaşam öyküsünün hikayelerinden oluşur. Bu yaşam Kudüs
yakınlarında Beytüllahim’de başlamış ve Kudüs’te sonlanmıştır. Kudüs,
İbrahim Peygamber’den Yakup’a, onlardan Davut ve Süleyman Peygamberlere
uzanan bir dizi hikayeye ev sahipliği yapar. Yakup, yedi kat göğe
yükseldiği rüyayı Moriya Tepesi’nde görmüş. Davut, İ.Ö. 10. yüzyılda
günümüz Kudüs’ünü kurmuş, oğlu Süleyman kutsal Moriya Tepesi’nde
“Tanrı’nın Evi”ni, Yahudilerin dillere destan tapınağını inşa etmiştir.
Çöl ve kavurucu sıcak ile çevrili bir coğrafyanın ortasında serin, yürek
ferahlatıcı birkaç tepeden ibaret Kudüs’ün kutsal mekanlar için cenk
alanına dönüşmesi, işte bu tapınağın inşası ile başlar.
Tevrat’ın anlattığı
Kudüs İsrailoğulları, Kenan
Ülkesi’ne Kuzey Mezopotamya’dan gelen göçebe bir kavimdir. Hem bu
yolculuklarında, hem de sonraki Mısır sürgününde tanışırlar tek tanrılı
inançla. Tanrının onlara vaat ettiğine inandıkları Kenan Ülkesi’nin
kıyıları Filistin ve iç bölgeleri Jebusi kentleri ile çevrelenmiştir. Bu
kentleri ele geçirmeleri ve özellikle de Kudüs’ü almalarıyla birlikte,
İ.Ö. 10. yüzyıldan itibaren bölgede İsrailoğullarının sancılı egemenlik
yüzyılları başlar. Ancak bu küçük ülke Asurlular ve Babilliler tarafından
iki defa işgal edilecek, tapınak yıkılacak ve Yahudiler Mezopotamya’ya
sürülecekler. Yahudi şeriatının yazılı olduğu tabletleri barındıran ve
tapınağın “Kutsalların kutsalı” kısmında saklanan “Ahit Sandığı” da
kaybolacaktır. Babil sürgünü ile
birlikte Yahudilerin Kudüs’e geri dönme arzuları giderek bir tutkuya
dönüşür. “Eski Ahit’te derki: “Babil Nehri kıyısında oturup ağladık
Siyon’u (Kudüs’ü) hatırladıkça”. Yahudiler, İ.Ö. 444’te Kudüs’e geri
dönerler ve tapınaklarını yeniden inşa ederler. Ne var ki İ.S: 70’de, Roma
İmparatorluğu Kudüs’ü topraklarına katar, tapınağı yıkar, yerine Jüpiter
Tapınağı inşa edilir. Yahudiler, bu defa ancak 20. yüzyılda geri dönmek
üzere yeniden sürgün edilir, tapınakları yıkılır. Roma tarafından
Kudüs’ten sürülmelerinden sonra tüm Yahudiler, Hamursuz Bayramlarında
dualarını “gelecek yıl Kudüs’te” cümlesiyle bitirirler. Roma sürgünü,
Kudüs tutkusunu katmerlendirir. Bugün tüm Yahudiler Ağlama Duvarı veya
Batı Duvarı (Kotel ha Maaravi) adı verilen duvar kalıntısının tapınaktan
kalmış yegane iz olduğuna inanırlar. Davut’un Kudüs’ünden
yüzyıllar sonra bir başka Yahudi’nin, Galileli İsa’nın, İ.S: 30’larda
Kudüs’te tapınağın avlularında dillendirdiği “İhtilalci vaazları, sonraki
yüzyıllarda milyonların inandığı Hristiyanlığın temellerini oluşturur.
Ayrıca, Hristiyan dünyası, İsa Peygamber’in çarmıhını sırtında taşıyarak
Via Dolorosa (Acılar Caddesi) boyunca yürüdüğüne ve tapınağının olsa olsa
500 metre ilerisinde “Golgotha” (Kafatası) Tepesinde çarmıha gerildiğine
inanırlar. Bugün Golgotha Tepesi’nin bulunduğu yerde Kıyame Kilisesi
yükselir. Moriya Tepesi, Yahudilik ve Müslümanlık arasında bir cenk alanı
iken, Kıyame Kilisesi Beytüllahim’deki Kutsal Doğuş Kilisesi ile birlikte
hristiyan mezheplerinin canhıraş mücadelelerinin arenasıdır. Bir kez daha
“dava”, “mana”ya galebe çalar Kudüs’te. Kıyame Kilisesi’nde kimin “ekmek
ve şarap ayini” düzenleyeceği, kimin Paskalya’yı ya da Noel’i kutlayacağı
ve en önemlisi kilisenin anahtarını kimin taşıyacağı Kıptî, Ortodoks,
Ermeni Gregoryan ve Katolik kiliseleri arasında yüzyıllardır çatışma
konusudur. Sadece ruhban arasında kalmaz tartışma. Ortodokslar ve
Katolikler’in, dolayısıyla da Fransa ile Rus Çarlığı’nın, Filistin’deki
kutsal mekanlar ve en önemlisi Kıyame Kilisesi üzerinde daha fazla hak
sahibi olma mücadelesi, 1854 yılında başlayan Kırım Savaşı’nın da
nedenidir. Kıyame Kilisesi’nin anahtarını kimin taşıyacağı sorununa
Osmanlı’nın bulduğu dahiyane çözüm bugün hala geçerliliğini koruyor.
Kilisenin anahtarı yüzyıllardır bir müslüman ailenin elinde, kiliseyi her
sabah onlar açıyor ve akşam kilitliyorlar. Dinler arası mevzi
savaşları dinî mekanlardan ölüler alemine kadar uzanır bu coğrafyada.
Kudüs ile karşısındaki Zeytindağı arasındaki Kidron Vadisi ve bu vadideki
mezarlıklar, “Mesih” geldiğinde onu ilk karşılayan cemaat olabilmek için
yahudiler, hristiyanlar ve müslümanlar arasında bir itiş kakış konusudur.
Elbette “ölüler” adına bu itiş kakışı hayatta olanlar yapmaktadırlar.
Mesih’in (hristiyanlara göre İsa’dır bu) kıyametten önce Zeytin Dağı’ndan
gelip Kidrons Vadisi’ne ineceğine ve oradan da Kudüs’e gireceğine her üç
dinin mensupları da inanırlar.
İslam ve Kudüs İslamiyet, Kudüs’ü
sadece peygamberlerin yaşadığı bir kent olarak değil, aynı zamanda asr-ı
saadetteki ilk kıble olarak kutsar. İslam’ın ilk yıllarında müslümanların
kıblesidir. Kıble ancak Hicret’ten sonra Mekke’ye, Mescid-i Haram’a
çevrilir. Dahası Mirac’ın anlatıldığı İsra Suresi’nde Kudüs, yerlerle
gökler, fani alem ile ebedi alem arasındaki bir köprü olarak resmedilir.
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Mekke’den Kudüs’teki El-Aksa’ya (Moriya Tepesi)
yolculuğu ve oradan da yedi kat göğe yükselişi, önüne alemlerin sırlarının
açılışı anlatılır. Bugün Mekke ve Medine’den sonra İslamî inancın üçüncü
kutsal kentidir Kudüs ve tam adı Kudüs’üş-Şerif’tir (Şerefli Kudüs). El-Aksa, Moriya
Tepesi, Tapınak Tepesi; adı her ne olursa olsun, bu bölge Filistin-İsrail
çatışmasının tam da merkezinde yer alıyor. Kudüs’te bir kez daha maddeden
manaya, manadan davaya geçiliyor. Yahudiler, Kubbetü’s-Sahra’nın,
Mescid-i Aksa’nın ve diğer İslamî yapıların kutsal tapınağın üzerine inşa
edilmiş olduğunu ileri sürerler. Hatta Kubbetü’s-Sahra’nın tam da Ahit
Sandığı’nın bulunduğu bölümün üzerine inşa edildiğine inanırlar. Dindar
Yahudilerin El-Aksa ile ilgili tutumları ise çeşitlidir. Bazı ultra
Ortadoks tarikatlar “Kutsalların Kutsalı”nı barındıran bu tepede dolaşmayı
dinen “mekruh” kabul ederler. İnançlarına göre bu yürüyüşler kutsal
mabetlerinin üzerinde yapılmaktadır. Hatta bu gruplar “Mesih gelmeden
kurulduğu için” İsrail devletini meşru ve mevcut kabul etmezler. Ancak
dindar yahudilerin büyük çoğunluğu, 1967 yılında İsrail’in eski kenti ve
Doğu Kudüs’ü işgal etmesinden sonra, El-Aksa’nın yahudilerin egemenliğinde
olması gerektiğine şiddetle inanırlar. Bu nedenle El-Aksa ve Kubbetü’s-Sahra
bir çok kere fanatik yahudilerin saldırısına uğradı. 1996 Ekim’inde İsrail
Ağlama Duvarı’ndan El-Aksa’nın altına uzanan bir tünel açmaya kalktı.
Filistinlilerin başlattığı protestolar sonucunda çoğu Filistinli olmak
üzere toplam 79 kişi öldürüldü. Kudüs’ü, Filistin’i ve İsrail’i bir kan
denizinde boğan gelişmeler ise 2000 Eylül’ünde Likud Partisi Lideri (şimdi
Başbakan) Ariel Şaron’un silahlı bin kişi ile El-Aksa’yı ziyaret etmeye
kalkmasıyla yaşandı. Dünyanın temel taşı,
göbek bağı, rahmi, hızla musalla taşına dönüştü. Filistinliler ile İsrail
devleti arasında bir “dava”dır artık Kudüs… Hz. Adem (a.s.) ile
başlayan Tevhid dininin tebliği Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.)
ile noktalanmıştır. Ancak bu din kıyamete kadar süreceği için bu tebliğ
görevini İslam’ın bütün salikleri yüklenmişlerdir. Allah’ın dini ve mesajı
daima insanlığa anlatılacak ve her insan mükellefiyeti oranında buna davet
edilecektir. Bütün peygamberlerin getirdiği emir ve nehiyler manzumesi,
vahiy düzeninin müşterek noktası tevhit olduğu gibi, amel nokta-i
nazarında da bir çok ortak yanlarının olduğu bilinen bir husustur. Tek
olan Allah’a ibadet etmek, O’nun emirleri dışında herhangi bir kulun
emirlerini geçerli saymamak ve Allah’tan başkasının hakimiyetine boyun
eğmemektir. Bir peygamberin gelişiyle kendinden önceki bir peygamberin
veya peygamberlerin getirdiği şeriat ve prensipler neshedilerek insanlar
en son gelen peygamberlerin getirdiklerinden sorumlu tutulmuşlardır. Allah’a şirk koşulduğu
dönemlerin en azılı bir dilimi olan miladî altıncı asırda Hicaz bölgesinde
insanlar büyük bir cehalet bataklığına saplanarak Allah’ın emirlerinden
bir hayli uzaklaşmış ve ilahî adalete sırt çevirerek Allah’a kulluğu
unutmuşlardı. Şirkin bu azılı döneminde Cenab-ı Hak son peygamberi Hz.
Muhammed (s.a.v.)’i yine insanlığın en kutsal saydığı bir mekanda
göndermiş ve insanlardan sadece Allah’a kulluk etmelerini istemişti. Büyük bir cehalet ve
azılı bir şirk ortamında Tevhit dini tekrar gündeme gelerek insanlığın
kurtuluşa ermesine yeni bir imkan tanımıştı. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in
Mekke’de vahye muhatap olup insanları hak dine davet etmeye başlamasından
sonra Allah’a kulluğun en büyük nişanesi olan namazı, Beyt’ül-Makdis’e
doğru yönelerek kılıyordu. Böylece Beyt’ül-Makdis müslümanların ilk
Kabe’si olmuştu. Müslümanlar için büyük bir önem arzetmekteydi. Mekkeli müşriklere
bıkmadan usanmadan tevhidi anlatan Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke
dönemindeki o çileli hayatın sona erip Medine’ye hicretinden yaklaşık bir
yıl sekiz ay kadar önce Cenab-ı Hak tarafından Mekke’deki Mescid-i
Haram’ın çevresinden alınarak bir gece Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya
götürüldü ve kutsal mekandan da Sidre-i Münteha’ya yükseltildi. İslam’ın ve tevhit
akidesinin mühim bir yerini işgal eden İsra ve Mirac hadisesinin meydana
geldiği bir mekan elbetteki İslam ve Müslümanlar için son derece büyük bir
önem arzedecektir. Bu kutsallık sıradan ve bayağı bir kutsallık değildir.
Yüce Peygamber’in en büyük mucizelerinden birinin gerçekleştiği bir yer
olduğu gibi, İslam’ın en büyük ibadet manzumesi olan namazın kesin
farziyyet kazandığı bir gecede olmasından dolayı da ayrı bir önem
taşımaktadır. Kur’an-ı Kerim’de “Çevresini mübarek (ve mukaddes)
kıldığımız Mescid-i Aksa” diye ifade edilmiş olup ilahî vahiyle bu
beldenin kudsiyyeti Kur’an nassı ile belirtilmiştir. Son ilahî mesaj olan
İslam, Allah’ın son peygamberi vasıtasıyla insanlığa son din olarak
gönderildiğine göre kendinden önceki bütün dinleri ve bu dinlerin bütün
hüküm ve emirlerini neshetmiş ve sona erdirmiştir. Böylelikle Hz. Muhammed
(s.a.v.)’in getirdiği ilahî mesaj ve din, bütün peygamberlerin varisi
durumuna geçmiş ve o din ve peygamberlerin kutsal saydığı her şeye mirasçı
olmuştur. Bu duruma göre Kabe’nin kudsiyyetinin yanı sıra Kudüs’ün kutsal
kabul edilmesi en son mirasçı olan müslümanların hakkıdır. Kudüs, her üç semavi
din tarafından kutsal sayılmasına rağmen Yahudi ve hristiyanların bu şehir
üzerindeki hakları sona ermiş, şehir sadece Allah’ın hakimiyetini
yeryüzünde sağlamaya çalışan ve O’nun emirleri istikametinde devlet
oluşturan müslümanlar hak sahibi olmuşlardır. Kudüs üzerinde
müslümanlardan başka artık hiç kimsenin hakkı kalmamıştır.
Lailahe illallah
İbrahim Halilullah Kudüs tarihine
bakıldığında geçmişinden bugüne kadar birçok mücadeleye sahne olduğunu
görmekteyiz. Hz.Musa zamanında Firavun zulmünden, Mısır’dan kaçıp
sığınılan bir mekan, Hz. İsa’nın tebliğinin ilk halkasındakilerden
(havarilerden) birinin ihanetine uğraması, Hz. Süleyman zamanında bir
mücadeleler mekanı. Ama özellikle bu son dönemde yapılan çatışma ve
mücadeleler diğerlerinden çok daha fazla insanı yakından ilgilendiriyor ve
iletişim çağı olması hasebiyle bütün insanlığın günü gününe ulaşabildiği
haberler oluyor. Burada özellikle üzerinde durulması gereken, insanların
sahip oldukları alt değerlerini, kendi inançlarını öne çıkartarak
yaptıkları mücadelelerde kendileri açısından bir haklılık iddiaları
olabilir ve vardır da. Ama buna bir nebze de olsa karşı tarafın bulunduğu
noktadan da bakabilmeliyiz ve başkalarının tahammülü açısından
yaklaşabilmemiz gerekiyor ve bir üst değerlere ulaşarak oradaki
ortaklıkları gündeme getirerek çözmek gerekiyor. İşte bu noktada özellikle
Osmanlı dönemi bir abidedir. Kudüs’ün Şam kapısında kale duvarına kazınmış
olan “La ilahe illallah İbrahim Halilulah”, Osmanlı’yı abide yapan önemli
bir kitabedir. Görüyoruz ki, mücadele halindeki dinlerin hepsi Hz. İbrahim
Peygamber’i, peygamber olarak kabul ediyor. O’na bir kudsiyet izafe
ediyor. O dönemde Osmanlı Kudüs toplumunun içerisinde bulunduğu şartlar
gereği eğer “La ilahe illallah Muhammed Rasulullah” yazarsam bu diğerleri
için incitici ve itici olabilir diye düşünmüştür. Elbette bize göre “la
ilahe illallah Muhammed rasulullah” doğrudur. İmanımızın esasıdır. Ama
karşımızdaki ile ortak noktamız Hz. İbrahim (a.s.)’i peygamber olarak
kabul etmemizdir. Osmanlı bu şekilde ayrılıkları değil ortaklıkları,
beraberlikleri gündeme alarak hem bazı problemleri aşmış hem de yahudi ve
hristiyanlara eğer İbrahim aleyhisselama inanıyorsanız – ki O hanif bir
müslümandı- Hz. Muhammed’e de inanmanız gerekir mesajını vermiştir.
İlginçtir Kıyame Kilisesi’nde hristiyan mezhepler arasında, kilisenin
yönetimi bizde olsun diye aralarında kavgalar yapılırken, Osmanlı yönetimi
o gün orada temizlik görevini yürüten bir müslüman vatandaş için kilisenin
anahtarı bunda kalacak demiş ve kilisenin içinde onu sembolize eden bir
heykel hâlâ durmaktadır. Hristiyan mezheplerin Kıyame Kilisesi’nde ayrı
ayrı ibadet edebilecekleri yerler vardır. Osmanlı bu mezhepler arasındaki
kavgayı bu şekilde aşmış ve hala bu uygulamaya saygı gösteriliyor.
Kilisenin hukuki problemleri de hala Osmanlı tarafından düzenlenen
yasalara göre çözülüyor. Bu kavgaların aşılması üst değerlere sarılmak ve
ortaklıkları aramakla mümkündür. Hoşgörü, inançları inanç olarak kabul
etmek ve inanç değerlerine saygı duymakla mümkündür. Kudüs’ün fethinde o
zamanki dinî otoriteler, papazlar, Hz. Ömer (r.a.) buraya gelirse biz
şehrin anahtarını ona teslim ederiz, direniş yapmadan veririz demişler.
Hz. Ömer (r.a.) de ordu Kudüs’ün surları önünde beklerken tâ Medine’den
kalkıp Kudüs’e geliyor ve şehrin anahtarlarını teslim alıyor. Namaz vakti,
namaz kılabilecek bir yer soruyor. Hemen burada kilisede kılabilirsin
diyorlar. Hz. Ömer (r.a.) olmaz diyor. Burada namaz kılamam. Şayet ben
burada namaz kılarsam benden sonraki Müslümanlar Ömer burada namaz
kılmıştı anlayışıyla burayı camiye çevirebilirler. Bu da hristiyanlara
saygısızlık olabilir. Şurada kılacağım diyerek bir boş arazide namazını
kılıyor. Sonra da oraya Ömer Mescid’i inşa ediliyor. Bu mescit Kıyame
Kilisesi’nin hemen karşısında bulunmaktadır. Osmanlı’nın yıllar
önce sergilemiş olduğu bu hoşgörü tavrı halen Filistin kamuoyunun zihninde
canlılığını koruyor. Hristiyanı, müslümanı ile bölgede yaşayan Arap nüfusu
o günleri hasretle anıyor, özlemlerini dile getiriyor. Kudus’ü ziyaretimiz
sırasında sokakta, caddede kiminle görüştük ise yetkili-yetkisiz herkes
“Ah o günler!” diyor. “Osmanlı’nın o günleri bir başkaydı… Sultan
Abdülhamid büyük halifeydi…” diyerek o günlere özlemlerini arzu ve
iştiyakla dile getiriyorlar.
Filistin ve Kudüs,
müslümanlarındır Kim ne derse desin bu
topraklar İslam ümmetinindir. Geçici dönem içinde İslam düşmanları bu
topraklara sahip olabilirler, yasama ve yürütme haklarını belli düzeyde
buralarda kullanabilirler. Buralarda kendi vatanları gibi caka
satabilirler. Ama bu topraklar onların olamaz. Bu hareketleri yapanlar,
böylesine emin adımlarla bu topraklar üzerinde yürüyenler, buraların
gerçek tapusunun kendilerinde olmadığını da bilirler. Buraların
kendilerine hiçbir zaman terk edilemeyeceğini nasıl biliyorlarsa öylece
bilirler. Bu toprakların
bedelinin bir buçuk milyar Müslüman kanı olduğunu unutmazlar. Bütün dünya
ulusları Yahudi rüyasını gerçekleştirmek için kolları sıvamışlar, ümmetin
zayıf noktalarını yakalayarak bu toprakları kısmen gaspetmişler. Ama bu
gasp geçicidir. Topraklarımızın üzerindeki bu isyankar mahluklar
topraklarımızı kirletemeyecekler... Bu işgal, bu geçici gasp bir gün inşaallah sona erecektir. “Ne zaman” diye soracaklardır. Cevabı Cenab-ı Hak veriyor: “Ne zaman diyecekler... De ki “Yakın bir zamanda olması umulur.” (İsra/51) FERHAT KOÇ |